
Ben sahadan konuşuyorum. Hem yöneticiyim hem de bu işin içinden gelmiş bir esnafım. Yıllardır direksiyon başında, garajda, durakta, yolun ortasında ne yaşanıyorsa birebir yaşayan biriyim. Ve artık şunu açıkça söylemek gerekiyor: Bu sektör bu şekilde sürdürülebilir değil.
Bugün İstanbul’da özel halk otobüsçüleri olarak ciddi bir baskı altındayız. Denetim elbette olmalı, buna kimsenin itirazı yok. Ama bizim yaşadığımız denetim değil; adeta bir yıldırma politikası. Araçlarımız TÜVTÜRK’ten geçiyor, belediyenin garaj denetiminden geçiyor, sahada sürekli kontrol ediliyor. Durakta ayrı, yolda ayrı, kamera üzerinden ayrı… Her an, her dakika takip altındayız. Bu artık güvenlik değil, baskıdır.
Öyle bir noktaya geldik ki aracımızı temizlemek için bile gözden uzak yerler arıyoruz. Çünkü temizlik yapsak ayrı ceza, yapmasak ayrı ceza. Bize söz verilen garajlar yok, yıkama alanları yok. Şoföre rica minnet durak arkasında temizlik yaptırıyoruz, o da çoğu zaman mümkün olmuyor. Sonuç? Kirli araç, ceza. Temizlemek istersin, yine ceza. Bu nasıl bir sistem?
Bir de işin ekonomik boyutu var ki en can yakıcı tarafı burası. Bugün duyduğumuz ve gördüğümüz tabloya göre, bir kamu aracının maliyeti ile bizim aldığımız ücret arasında uçurum var. Aynı işi yapıyoruz, aynı yolcuyu taşıyoruz, aynı yollarda gidiyoruz ama kazançta, destekte, imkânda dağlar kadar fark var. Belediyenin bir araca ödediği rakamla bizim çalıştırıldığımız rakam arasında ciddi bir adaletsizlik söz konusu.
Şoför bulamıyoruz. Çünkü kim bizim şartlarımızda çalışmak ister? Biz 70-75 bin lira maaş verirken, belediye bünyesindeki bir şoför 100 bin liranın üzerinde kazanıyor. Üstelik sosyal hakları daha güçlü. Hal böyle olunca şoför ya şehirlerarası taşımacılığa gidiyor ya da fırsatını bulursa belediyeye geçiyor. Biz ise sürekli personel kaybediyoruz.
Bakım, onarım, yedek parça… Hepsi bizim için daha pahalı. Çünkü biz bireysel esnafız. Ne akaryakıtta avantajımız var ne de parçada. Ama gelirimiz düşük. Bu denklem nasıl ayakta kalsın?
Yollar deseniz ayrı bir problem. Park eden araçlardan dolayı otobüsler duraklara yanaşamıyor. Sokaklar daralmış, çukurlar büyümüş. Araçlarımızın alt takımı sürekli zarar görüyor. Bu sadece bize değil, ülke ekonomisine de zarar. Çünkü bu araçlar sadece bizim değil, kamunun hizmetinde.
Bir de e-denetim meselesi var. Başta güvenlik için kuruldu denilen sistem bugün ceza mekanizmasına dönüştü. Şoförün her hareketi izleniyor. İnsan gibi davranmasına bile tahammül yok. Bir bisküvi yese, ağzına bir şey atsa ceza. Durağa yanaşmış, yolcu alıyor; o an bir şey yese yine ceza. Kusura bakmayın ama bu insan. Robot değil.
Daha acısı ne biliyor musunuz? Şoför küfür yiyor, hakarete uğruyor, sabrediyor. Ama bir noktada cevap verirse suçlu oluyor. Yolcu provoke ediyor, tartışma çıkarıyor ama ceza şoföre kesiliyor. Bu adalet değil.
Bize yıllardır sözler verildi. Garaj yapılacak dendi, yapılmadı. Araç yenileyene destek verilecek dendi, verilmedi. Taksi ihalesinden elde edilen gelir esnafa dağıtılacak dendi, ortada yok. Mecliste konuşulanlarla sahadaki gerçekler arasında dağlar kadar fark var.
Bugün bir otobüs almak için insanların cebinde en az 15 milyon lira olması gerekiyor. Çoğu krediyle bu işe giriyor. Sonra ne oluyor? Kazandığını bankaya ödüyor. Yani bu işten para kazanmak bir yana, borç ödemeye çalışıyor.
Kimse zararına çalışmaz. Bu işin bir dengesi olmalı. Bu sistem bu haliyle devam ederse, yarın bu hizmeti verecek esnaf bulamazsınız. O zaman ne olacak?
Bizim istediğimiz ayrıcalık değil. Adalet. Eşitlik. İnsani şartlar.
Çünkü biz bu şehrin yükünü taşıyoruz. Ve artık o yük, taşınamayacak kadar ağır.






































Facebook Yorum
Yorum Yazın